1001 album

‘dinlememiz gereken’ 1001 albüm üzerine notlar

Tree of Rock

Rock müziğin genetik haritası üzerine mixtape’ler

yazılar

yayımlanmış, yayımlanamamış yazılar

Ev » son yazı

Biri Slide mı Dedi?

Yazan: on October 30, 2012 – 5:51 amYorum Yok

Erken ölümler her zaman sarsıcı olsa da, rock ‘n’ roll tarihindeki erken ölümler, sarsıcı olmaktan çok daha öte şekilde anlamlandırılmıştır. Ne de olsa popüler müzik tarihi, ilk rock starlarına 60’lı yıllarda (yani bir rock star  olarak, uzun yaşamanın pek de kolay olmadığı yıllarda) kavuşmuştur. Dolayısıyla, ‘erken ölmek rock star’lığın şanındandır’ lakırtısı bu işin kökenine dayanıyor. Halbuki, tam Miles Davis’in bodrumunda jam session’lara katılmaya başlamışken aramızdan ayrılan Jimi Hendrix’in daha neler yapacağını görsek fena mı olurdu? Varsın Jimi de, t-shirt tezgahlarına malzeme olacak kadar efsane olmayıversin. Bize efsaneler değil, onun gibi müzisyenler lazım aslında. Daha henüz o yıllarda efsane olup hala müzik yapan Bowie’ler, Neil Young’lar, Dylan’lar bize, ’50 yıl müzik yapabilmek rock star’lığın şanındandır’ dedirttiği için kendimizi yine de şanslı sayalım. Dedim ya, bize efsaneler, rock star’lardan çok böyle müzisyenler lazım. İşte Ry Cooder da bu sınıfa giren ve rock ‘n’ roll tarihine adını altın harflerle değil de, tırnak izleriyle kazımış yarım asırlık bir müzisyen. Yani yukarıda bahsi geçen bağlamda tam da aradığımız adam!
Cooder karşımıza ilk olarak 60’lı yılların gözde session müzisyenlerinden biri olarak çıkıyor. O yıllarda Rolling Stones’tan Taj Mahal’a kadar, slide veya mandolin gereken her kayıtta akla ilk gelen gitarist, daha henüz 20’lerine girmiş genç bir yıldız Cooder. Gitar virtüözitesinin yanı sıra Cooder’ın farklı türlere hakimiyeti onca gitarist arasından sivrilmesinin en önemli sebebi oluyor. 70’li yıllar Cooder için gönlünü kaptırdığı her müzik türüne bir selam niteliğinde çıkardığı albümlerle geçiyor. Kalipsodan caza, her türe el atarken vazgeçemediği tek şey ise slide gitar sevdası.

Cooder 80’li yıllara gelindiğinde ise artık bir slide üstadı olarak kabul edilir hale geliyor. Bu yıllar aynı zamanda Cooder’ın esas müzikal maharetini keşfettiği ve film müzikleri yapmaya sevdalandığı yıllar. Çoğu zaman iyi bir şarkı yazarından öte iyi bir gitarist olarak anılan Cooder’ın şarkı yazma mahareti de film müzikleriyle ortaya çıkıyor. Western’dan komediye birçok filme müzik yapsa da tartışılmaz olarak Wim Wenders’ın ‘Paris, Texas’ filmine yaptığı müzikler, Cooder’ın 80’li yıllarının doruk noktası oluyor. Wenders’ın sinematografik dehası, Cooder’ın slide gitarıyla birleşince ortaya çıkan şaheser hala Cooder’ın en bilinen işi olarak günümüzde de övgü almaya devam ediyor. Kurt Cobain ve Elliott Smith’in en sevdiği film olarak da bildiğimiz ‘Paris, Texas’ın başarısında Cooder’ın slide gitarıyla yarattığı atmosferik mucizelerin payını göz ardı edersek ayıp etmiş oluruz.

Paris, Texas (1984)

90’lar ise Cooder’ın artık başarıya doyduğu ve yıllarca biriktirdiği müzikal dağarcığını dünya müzikleriyle harmanladığı yıllar. Hintli müzisyen Vishwa Mohan Bhatt’la yaptığı A Meeting by the River, Malili büyük efsane Ali Farka Toure’yle yaptığı Talking Timbuktu ve tabii ki unutulmaz Buena Vista Social Club albümleriyle 3 Grammy toplayan Cooder’ın müzikal esnekliğine ve bilgisine söylenecek sözler burada bitiyor.

Cooder’ın olgunluk yıllarına ise ayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Geçmişteki müzikal deneylerini bir kenara bırakıp, sosyal ve politik konulara el atan Cooder bu kez protest şarkılarla karşımıza çıkıyor. 2005’teki Chavez Ravine, Meksikalı Amerikalı’ların 50’lerde bir stadyum uğruna Los Angeles’daki yurtlarından atılmalarının hikayesinin anlatıldığı konsept bir albüm. Cooder’ın daha sonra California Trilogy diye isimlendirdiği serinin ikinci albümü My Name is Buddy ise evsizlere, işçilere, büyük patronlara, yani kısaca Amerika’daki sosyoekonomik bunalımın baş aktörlerine gem vuruyor.

2012’ye geldiğimizde ise çoğu Amerikalı için ülke tarihinin en önemli başkanlık seçimlerinden biri öncesi Election Special (Seçim Özel) albümüyle karşımıza çıkıyor Cooder. Cooder’ın anti-cumhuriyetçi kimliğini California Trilogy’siyle tecrübe ettikten sonra, başkanlık seçimi öncesi ortaya nasıl bir albüm çıkacağını kestirmek zor değil. Davullar hariç tüm enstrümanları Cooder çalıyor albümde. Guthrie geleneğinden gelen basit şarkı yapıları Election Special’ın da ana eksenini oluşturuyor. Guantanamo’dan Wall Street hareketine kadar, Amerika’nın güncel politik sorunları modern bir Guthrie yorumuyla yoğrulmuş şekilde seçim öncesi Amerikan halkına sunuluyor albümde. Election Special, Amerikan müzik geleneklerini günümüze güncel sorunlar eşliğinde taşıyarak Cooder’ı gözümüzde daha da büyüten bir albüm.

Yarım asır müzik yapıp hala farklı şeyler ortaya çıkarabilmek her baba yiğidin harcı değil. Cooder’un bunu başarmasındaki en büyük sebep gitarındaki ustalığını cesaretiyle birleştirip hiç bir müzikal deneyimden kaçmaması. 2000’li yıllarda karşımıza çıkan politik kimliğiyle de yepyeni bir yolculuğa çıkan Cooder, Election Special’la bu yolculuğunda da zirveye ulaşıyor.

 

*Bu yazı kargamecmua Kasım’12 sayısında yayımlanmıştır. 

Comments are closed.