1001 album

‘dinlememiz gereken’ 1001 albüm üzerine notlar

Tree of Rock

Rock müziğin genetik haritası üzerine mixtape’ler

yazılar

yayımlanmış, yayımlanamamış yazılar

Ev » yazılar

Kayıp Ruhun İzinde

Yazan: on October 3, 2012 – 8:01 pmYorum Yok

The New York Observer yazarlarından Jim Windolf, 1997’de yayımlanmış bir yazısında, her geçen gün bir yenisi tanımlanan ruhsal hastalık türlerinden bahseder. En ufak nüanslar bile yeni bir hastalık ismini dönüşmeye devam ederse, ‘önümüzdeki birkaç yıl içinde, teşhis edilmiş bir ruhsal hastalığı olmayan kimsenin kalmayacağını’ öngörür [1]. Müzik türleri açısından da durumun pek farklı olduğunu söylemek mümkün değil. Her nüansın değişik bir müzik türü yarattığına inanmak, her ruhsal dalgalanmanın bir hastalık ismiyle anılması kadar sakıncalı bir durum bana kalırsa. Windolf’un dediği gibi bu gidişle hepimizin tanımlanmış bir ruhsal hastalığı olacak; her müzik yapanın kendine özel bir müzik türü olacağı gibi…

‘90larla birlikte başlayan bu ‘sınıflandırma’ furyasından nasibini alan türlerden biri de country olmuştu. ‘Alternatif’inden, ‘neo’suna,  ‘outlaw’una kadar bölünmedik türü kalmayan country, belki de blues’la birlikte temel müzik formunu onlarca yıldır değişmeden koruyan iki müzik türünden biri. Doğaları gereği temel müzikal formlarını koruyan müzik türlerinde, şarkı yazarının ‘hayal gücü/yaşanmış tecrübeler’ kesişiminde ortaya çıkan zenginlik ise bu türlerin yaşamasının tek kaynağı. İşte Mary Gauthier’in son albümü Foundling, bahsettiğim zenginliğin nitelikli son örneklerinden biri olarak karşımızda.

Albümün kısa özetini Gauthier’in ağzından iletmek, bu ağır albümü anlatmanın tek yolu belki de. Bu aslında hem Gauthier’in hayatının hem de Foundling’in hikayesi. Şöyle anlatıyor hikayesini 48 yaşındaki şarkıcı:  ‘1962 yılında bekar bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldim ve devamında hayatımın ilk senesini geçireceğim New Orleans’taki St.Vincent Kadın ve Çocuk Barınağı’na teslim edildim.  Kısa bir süre sonra evlat edinildim ve 15 yaşımda, beni evlat edinen aileyi terkettim. Yıllar boyu evim gibi hissedeceğim bir yer arayıp durdum ama asla bulamadım. Bu süre içinde öz annemi aradım ve 45 yaşımda onu buldum. Ancak öz annemle görüşme isteğim, yine öz annem tarafından geri çevrildi. Tüm hayatı boyunca taşıdığı bir yarayı, bir bebeği terketmenin yarasını, yeniden açmaya gücü yetmedi. Foundling benim hikayem.’

İşte Foundling, böyle bir hikayenin cesaretli bir dışavurumu. Gauthier, hem kendi geçmişiyle, hem öz annesiyle, müzikal kaygılar içine girmeden ürkütücü bir gerçeklik içinde hesaplaşıyor. Bu hesaplaşmalar bazen açık bir mektup, bazen bir ninni, bazen bir çocukluk şarkısı havasında dinleyicilere ulaşıyor. Gauthier’in Louisiana yıllarından aklına kazınan geleneksel sesler, akustik bir folk, country tınısı içinde Foundling’in harmonisini pekiştiriyor. Neredeyse baştan sona albüme hakim olan yankılı sesler, Gauthier’in yıllarca boşlukta kalmış ruh halinin Foundling’e en güzel yansıması. Herşeyden öte, 48 senelik bir yaşam hikayesini, 13 şarkıya sığdırabilmek ise Gauthier’in Foundling’deki en büyük başarısı. Böyle bir yaşam hikayesine tercüman olan bir albümün karanlık ama güçlü serzenişi, Gauthier’in kariyerindeki (ve belki hayatındaki) bir kilometre taşı olacağı şimdiden öngörülebilir. Gauthier’in, albümü annesine değil de ‘tüm evlatlıklara, öz annelere, öz babalara ve evlat edinmiş ailelere’ ithaf etmesi ise büyük bir sürpriz değil.

Böylesine kişisel bir hikayeyi dinleyecilerine, kusursuz bir bütünlük ve anlaşılabilirlik içinde sunabilmek, ancak önemli sanatçıların başarabileceği bir iş. Gauthier de Foundling’le birlikte bunu sonuna kadar kanıtlıyor.

[1] Culture Jam, Kalle Lasn, 2000, Harper, s.9

*Bu yazı kargamecmua Ekim’10 sayısında yayımlanmıştır.

Comments are closed.