1001 album

‘dinlememiz gereken’ 1001 albüm üzerine notlar

Tree of Rock

Rock müziğin genetik haritası üzerine mixtape’ler

yazılar

yayımlanmış, yayımlanamamış yazılar

Ev » son yazı, yazılar

Afrika Gökyüzü Altında*

Yazan: on September 29, 2012 – 1:14 pmYorum Yok

   ‘Ritim ve armoni, insanoğlunun sıkça karşı karşıya kaldığı çarpıklıklar ve nahoşluklara karşı gönderilmiş birer hediyedir.’
-Plato  (Timaeus 47d-e)

 

60’lı yıllarda müzik yapmak, bir müzisyen için hem şahane hem de ürkütücü olsa gerek. Kültürel devrimin bir parçası, belki de kilometre taşı olma ihtimali cezbedici olsa da, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, Doors’la boy ölçüşmek zorunda kalmak bir müzisyen için gerçek bir kabus olmalı. Bu kabusun içinden masalsı armonileri ve güçlü hikayeleriyle çıkmayı başaran Simon & Garfunkel için, aradan geçen yıllara rağmen popüler müzik tarihinin hala en çok bilinen ikilisi diyebiliriz. Her ikili gibi ömrü uzun olmayan Simon & Garfunkel birlikteliği 1970’te sona erer. Bu unutulmaz ikilinin tartışmasız altın çocuğu Paul Simon, 80’lerin başına kadar her solo albümüyle 1 numara olmaya başarır. (Garfunkel’dan haberi olan var mı?) Ancak nedendir bilinmez, Simon’ın 1983’te yayınladığı albüm Hearts and Bones büyük bir ticari başarısızlıkla sonlanır. Hem yolunda gitmeyen evliliği, hem de sonuna geldiğini düşünmeye başladığı müzik kariyeriyle hesaplaşırken, Simon’ın kaset çalarında dönen tek albüm ise Güney Afrikalı topluluk Boyoyo Boys’un geleneksel Afrika ezgilerinden oluşan albümü ‘Gumboots’tur. Kendisinden artık yeni bir hit beklentisi olmayan müzik şirketinin yakasından düşmesiyle, Simon hem kafasından çıkaramadığı Afrika müziğini hem de kendini keşfetmek için, dönemin politik olarak en karışık ülkesi Güney Afrika’nın kucağına atar kendini. 25. yılını andığımız Graceland’in hikayesi işte böyle başlar.

80’li yılların ortasında, Güney Afrika’da yaklaşık 25 yıldır sürmekte olan ırkçı ayrımcılık sistemi Apartheid karşıtlığı artık uluslarası bir hal alır. Birleşmiş Milletler, Güney Afrika’ya karşı kültürel ve askeri boykot uygulama kararı alır ve müzisyenlerin Güney Afrika’da faaliyette bulunmasına engel olur. Tüm bunlar Simon’ın Güney Afrika’ya gitmesine engel olmaz ve Simon, elinde yazılı tek bir şarkı bile olmadan Johannesburg’un yolunu tutar. Birçok politik tartışmanın ve spekülasyonun içinde kalsa da, Simon’ın tek amacı Güney Afrikalı yerel topluluklarla stüdyoya girmek ve ortak bir müzik dili bulmaktır. Bu müzik dilinin ilk kez gittiği bir ülkede, ilk kez tanışacağı müzisyenlerle birlikte jam session’larda ortaya çıkacağına inanmak için ise herhalde Paul Simon olmak gerekiyor.

Simon’ın ‘ruhani bir aydınlanma’ olarak nitelendirdiği jam session’lara farklı müzik geleneklerinden gelen çok sayıda Afrikalı müzisyen çağırılır. Olabildiğince farklı müzik anlayışını albümde toplamak ve bu farklı anlayışları kendi hikayeleriyle bir bütün haline getirmek Simon’ın tek gayesidir. Şarkı sözlerini bu farklı ezgileri bir araya getirmenin tek yolu olarak gören Simon, sözleri yazmaya ancak kayıtları tamamladıktan başlar. Afrika ezgileri üzerine söylenen New Yorklu bir şarkı yazarının hikayeleri ilk bakışta pek makul görünmese de, Simon’ın ozanlığı bu aykırı fikri modern bir şahesere dönüştürmeye yeter. Simon’ın kendi müzik anlayışını, Afrikalı yerel müzisyenlere benimsetmek yerine, onların müzik anlayışını benimseme çabası Graceland’in bana göre kilit noktasıdır. Simon’ın albümüyle ilgili söylediği şu sözler de bu çabanın en güzel özeti sanırım: “Bu albüm sayesinde, başka müzisyenleri nasıl dinlemek gerektiğini öğrendim. Nasıl müzik dinlenir onu öğrendim.”. Graceland’in 25.yıl dönümü için yayınlanan albümde ise şarkıların demolarını dinleme, dolayısıyla doğuşlarına şahit olma fırsatı buluyoruz. Demoların yanı sıra, Graceland’in yazım ve kayıt aşamasını Paul Simon’ın ağzından dinlemek, 25.yıl baskısının en keyif veren bonusu.

Aradan geçen 25 .yıl içinde Simon’ın boykota rağmen Güney Afrika’ya gitmesi çok tartışılsa da, Simon’ın politik kaygıları olmadan farklı kültürlerin zenginliklerini (ve eşitliklerini) Graceland ile somut bir şekilde dünyanın huzuruna sunması, Apartheid’e karşı uluslararası duyarlılığı arttıran en güçlü sosyal hareketlerden biri olmuştur. Albüm turnesinin yıldız topluluğu Ladysmith Black Mambazo’nun lideri Joseph Shabalala’nın Simon’dan ‘vutlendela’ (kapıları açan adam) diye bahsetmesi, Simon’ın Afrikalılar için de ne ifade ettiğini açıkça anlatıyor. Simon, politik sözlerle, sloganlarla değil de, ayrımcılığı birebir yaşayanların kendilerini ifade ettikleri sanatsal bir platform yaratarak dünyaya politik olmasa da insanca bir ders vermiştir. Kısaca Graceland, bu insanca dersin müzikal kitabıdır.

 

*Bu yazı kargamecmua Ekim’12 sayısında yayımlanmıştır.

Comments are closed.